Efendisiz Dergisi Seçkisi
Türkiye’de Anarşist Düşünce Tarihi - 2
Editör: Can Başkent
Eylül 2011 - Birinci Baskı
ISBN No: 978-0-9868586-6-6 (pdf), 978-0-9868586-7-3 (ePub),
978-0-9868586-8-0 (mobi)
Dizgi: Propaganda Yayınları
Kapak: İç Mihrak Propaganda Tasarım Kolektifi
Düzelti: Rana Arıbaş, Ebru Nihan Celkan, Yılmaz Ruhi Demir, Bilge Girgin, Hasan Rua, Burak Özgüner.
Propaganda Yayınları
www.propagandayayinlari.net
iletisim@propagandayayinlari.net
Can Başkent
www.canbaskent.net
can@canbaskent.net
COPYLEFT Bu eserin telif hakkı yoktur ve hiç bir hakkı saklı değildir. Çoğalt, dağıt ve paylaş!
HUKUKİ SORUMLULUK REDDİ Editör ya da yayıncı, bu kitapta yer alan metinlere katılıp katılmadığını saklı tutar. Bu metinlerin hukuki ya da yasal sorumluluğu editör ya da yayıncıyı bağlamaz. Propaganda Yayınları ve editör, bu metinlerin içeriği nedeniyle sorumlu tutulamaz.
Copyright 2011 - Propaganda Yayinlari
Smashwords Edition
Creative Commons
Sunuş
Efendisiz, Türkiye’de yayınlanan anarşist dergilerin belki de en az bilinenidir. Her ne kadar yıllar sonra, apayrı bir grup tarafından (sürekli adı kendisiyle karıştırılan) ‘Efendisizler’ adlı bir dergi çıkarılmış olsa da, 1980‘lerin Efendisiz’i az bilinir bir dergi olarak kalmıştır.
Kasım 1988’den Ekim 1989’a dek geçen süreci kapsayan altı sayılık ömrüne, Efendisiz, küçücük puntolarla bir çok yazı sıkıştırmıştır. Bilhassa, Kara’da alıştıklarımızın aksine daha uzun, biraz daha kuramsal yazılarla doludur Efendisiz’in 16 sayfalık sayıları. Kuramsal anlamda, benim görebildiğim kadarıyla, Kara’nın bir kaç adım ilerisinde olan Efendisiz’in Türkiye anarşist düşünce tarihindeki rolü, belki de bu yoğunlukla özetlenebilir. Efendisiz, 2000 yılı öncesi (ulusal ve yasal çapta) hem en kısa süre yayınlanan anarşist dergidir, hem de sadece 16 sayfadan oluşan nüshalarıyla, aslında, en ince dergidir. Fakat, yazıları okumaya daldığınızda, küçücük puntolarla sıkıştırılmış makalelerden etkilenmemek mümkün değildir.
Yıllar sonra dışarıdan bakıldığında, Efendisiz bir geçiş dönemi dergisi olarak görünebilir. Kendisinden önceki Kara ile sonrasında gelen Ateş Hırsızı ve Amargi arasında, anarşistlerin düşünce hareketini yansıtmaya çalışan bir dergiydi bana kalırsa Efendisiz. Dolayısıyla, seçkiye dahil ettiğimiz yazıları da benzer şekilde seçtik. Geçiş döneminin hesaplaşmalarını ya da öz eleştirilerini bugüne pek yansıtmamaya gayret ettik. Seçkinin, anarşistlere kadar, anarşizmin bu topraklardaki tarihi üzerine incelemeler ve okumak yapmak isteyenlere de seslenmesini istedik ve makaleleri seçerken bu düsturumuzu aklımızda tuttuk. Haliyle, Türkiye’de Anarşist Düşünce Seçkisi’nin tüm kitaplarındaki ilkemizi bu kitapta da uyguladık ve bu seçkide de çevirilere yer vermedik. Tozlu dergi sayfalarından derlediğimiz bu seçki, sadece anarşizmin bir ‘propagandası’ değil, aynı zamanda, diğer seçkilerimiz gibi, anarşizm kuramı ve tarihi araştırmacıları için, umuyoruz ki dolaylı bir kaynak görevi görecektir.
Efendisiz Dergisi Seçkisi, yayınladığımız bir serinin ikinci kitabı. Propaganda Yayınları olarak, Türkiye’de Anarşist Düşünce Tarihi serisinde, bu toprakların ilk anarşist dergilerinden seçkiler yayınlamaya devam ediyoruz. Yayın programımızda Ateş Hırsızı, Amargi ve A-Politika dergileri seçkileri de bulunmaktadır.
Bu seçkiyi hazırlarken geniş bir ekip olarak çalıştık. Dolayısıyla, her şeyden ama her şeyden önce, emeklerini bizden esirgemeyen redaktörlerimize kocaman birer teşekkürü (ve soğuk bir birayı) borç biliriz. Aynı zamanda, arşivimizdeki eksik sayıları temin etmede gösterdiği nezaketten dolayı da Kara dergisi editörü Ahmet Kurt’a bir kere daha teşekkür ederiz.
Can Başkent
can@canbaskent.net
www.canbaskent.net
Eylül 2011
Sayı 1
Kasım 1988
Niçin Efendisiz?
İsimsiz
‘Özgürlük, herhangi bir etki yapmaktan vazgeçmeyi gerektirmez. Her insanın özgürlüğü, içinde doğduğu ve içinde yaşayıp öldüğü ortamın onun üzerindeki fiziki, zihni ve manevi etkilerinin kalabalığıyla her zaman yeni baştan oluşan sonuçtur. Aşkın, tanrılık, kendine -yeterli ve bütünüyle bencil bir özgürlük adına bu etkiden kaçmayı istemek, varolmamayı amaçlamaktadır; başkalarını etkilemekten vazgeçmek, toplumsal eylemden, hatta insanın düşünce ve duygularına anlatım vermekten vazgeçmektir - bu da yine varolmamaya eğilim göstermektir. İdealistler ve metafizikçiler tarafından öylesine coşkunlukla övülen bu ünlü bağımsızlık ve bu anlamda düşünülen bireysel özgürlük, düpedüz hiçlikten başka bir şey değildir.’
M. Bakunin
‘Efendisiz’ ilk sayısıyla elinizde. Türkiye'de yayınlanan ikinci liberter dergi ‘Efendisiz’. Birincisi ‘Kara’ idi. ‘Kara’nın son, yani on ikinci sayısı Kasım 1987’de çıktı ve ‘Kara’ yayınına bu sayıyla birlikte son verdi. ‘Kara’ ilk liberter dergimiz olarak başardıkları ve başaramadıklarıyla birlikte bir ilk göz ağrısı. İlk olmanın getirdikleri ve götürdükleriyle yüklü, uzun bir emekleme.
‘Niçin Efendisiz?’ sorusunu açmak, Efendisiz’i başlatan nedenleri ve Efendisiz’in yayın programını, ilkelerini tartışmaya sunmaktan önce, bizi ‘Kara’yı kısaca değerlendirmeye yönelten bir durum bu.
‘Kara’, Ekim 1986'da yayın hayatına başladığında liberterler Türkiye'de onları bekleyen zorlukları önemli ölçüde biliyorlardı, ama şüphesiz hepsini değil. ‘Kara’nın geri planında koskoca bir tarih yatıyordu. Dünya çapında bir düşünce ve hareket geleneği. Oysa Türkiye'de bu gelenek hemen hemen hiç tanınmadığı gibi, dil bilmeyen okurların da bu geleneği kendi ağzından tanıması imkansızdı. Çünkü Türkiye'de daha önce yeterli ölçüde yayımlanmış liberter eserler, yazılar ve gerçekleşmiş hareketler yoktu. Bu nedenle ‘Kara’ ilk olarak atladı okyanusa. Hem geleneği tanıtmaya, hem bu ‘yabancı’ önermelerden, hareketlerden ‘Yerli’ olanı çıkarmaya, hem de güncel olanı yakalamaya çalışacaktı. ‘Kara’yı çıkarırken yanlış bir hesap da yapmıştık üstelik. Düşünüyorduk ki birkaç sayı dayanırsak, okurlarımızdan bir kısmı yazarımız, çizerimiz, destekçimiz, eleştiricimiz olur, bizi okyanusta yalnız başımıza yüzmeye bırakmaz; ‘Kara’ya değişik soluklar getirdiği gibi onun her türlü sorununu da paylaşırdı. On iki sayı dayandık (İyi dayanmışız) sonra da ‘Kara’ kapandı.
Ama ‘Kara’yı değerlendirirken sorunu bu kadarla kapatmak, en azından yüzeysellik olur. ‘Kara’ aynı zamanda içinden çıkmaya çalıştığı bir açmazda kısıldı kaldı. Derginin kendisini tanımladığı Onuncu sayıdaki ‘Kara Bildirge’de şöyle deniyor:
‘KARA... otoritenin bütün özgün biçimlerinin temel ifadesi ve varoluş koşulu olan ‘merkezi’ toplumsal otoriteyi de ilk elden hedef aldığı için ‘politik’ bir yayın organıdır. KARA bu nedenle Türkiye'de otoritenin politik maskesini parçalamanın yöntemlerini arayışın ve bunları tartışmanın, oluşturmanın platformudur... KARA öncelikle ‘politik’ bir dergidir.’
‘Kara’ üstlendiği bu tavrı ve işlevi yerine getirebildi mi? Bugün baktığımızda bu sorunun tek bir cevabı var: Hayır. Birkaç konuda (Sosyalist Parti, Cezaevi direnişleri, Seçimler) istisnalar oluşturan tavırlar geliştiren ‘Kara’, biraz da ilk Türkiyeli liberter dergi olmanın getirdiği, liberter düşünceyi en genel hatlarıyla tanıtma zorunluluğuyla, tavır alma arasındaki hassas dengeyi kuramadı. Giderek genel ‘şeyler’, soyutluklar düzleminde sisler arasına gömülmeye başladı. Kara, ‘afakî’ atışlar yapan bir dergi olmaya yöneldi.
Oysa politik olmanın gereklerinden biri üzerinde yaşanan ülkeyi çözümlemekti. 1930’ların Nazi Almanyası, 1980’lerin ABD’si ve 1980’lerin ikinci yarısının Türkiyesinde ‘Tahakkümün her biçimine karşı mücadele etmenin’ yolu yordamı birbirinden çok farklı olurdu, olacaktı. Kara, bu sorunu gündeme getiremedi. Bir mücadele tarzı tartışması yaratamadı.
Oysa politik olmanın gereklerinden bir diğeri ‘kitleler’ kavramının yeni bir ele alınışıydı. Liberter hareket, İspanya'da, Ukrayna'da, Latin Amerika ve Avrupa'da ‘kitleler’ ile birlikte -Kitlesel olarak- kültürel dönüşüm çabalarının yürütülebileceğini, devrimle kültürel dönüşümün birbirinden ayrılmaz kavramlar olduğunu göstermişti. Ne devrim bir avuç ‘otoriter kişilikli’ militanın ‘kitleleri’ sürükleme eylemi; ne de kültürel dönüşüm, bir avuç seçkinin ‘yeni yaşam projeleri’ olmak zorundaydı.
Liberter hareketi tarihteki diğer toplumsal hareketlerden ayıran özellik burada yatar. O, İtalyan liberter Nico Berti'nin deyimiyle ‘Toplumsal gövde içinde politik olarak davranan ahlaki öznedir.’ Liberter hareketi sosyalizm gibi politik hareketlerden Quakerler ve Taocular gibi ahlaki-kültürel hareketlerden ayıran bir özelliktir bu. Liberter hareket amaç-araçlar çelişkisi ve gerilimini, ahlak ve politika çelişkisi ve gerilimini hep yaşayacaktır. Ayrıca o, buna aday olan tek toplumsal harekettir de. şeytan azapta gerek.
Tahakküm toplumunda politik mücadele vermek bir azaptır. Çünkü tahakküm toplumunda politika bir azap verme ve azap çekme sanatı haline getirilmiştir. Politika kavramının, topluluğun sorunlarının, eşit kabul edilen bütün bireylerce doğrudan demokrasi yoluyla ele alınmasından kaynaklandığını kim hatırlıyor artık? Ama tahakküm toplumunda üstelik önyargınız, özgürlük ve eşitlik gibi önyargılarınız, amaçlarınız varsa, yani bir ahlakınız varsa politika yapmak iyice zorlaşır. ‘Amaç, bütün araçları meşru kılar’ demiyorsanız eğer, bütün politik kuram ve mücadeleniz bir gerilim üzerine kurulacaktır.
Fakat şüphesiz bu gerilime adaysanız, ‘ben şiddet içermeyen bir toplum amaçlıyorum, öyleyse araçlarım arasına da şiddet giremez!’ diyebilirsiniz. Burada görünürde bir amaç-araç uygunluğu vardır, çok ‘ahlaklı’ olabilirsiniz bu sayede. Ve bir gün faşizm ya da benzeri gibi bir olgu karşısında, ya da çok sıradan durumlarda ahlakın bile faşizm ya da benzeri durumlara karşı kendisini savunacak etkinliğe ihtiyacı olduğunu hissedersiniz. Ama biraz geç olur.
Bu gerilime aday olmaktan başka türlü de kurtulabilirsiniz. ‘Saf’ anlamıyla politik olursunuz. En doğruyu siz bilirsiniz ve iktidara geldiğinizde siz yapacaksınızdır. Her aracı meşru kılan bir amacınız vardır. Özgürlük için diktatörlük kurarsınız sözgelimi.
Ama her iki durumda da karşımıza çıkan, ister uygun, isterse uygunsuz olsun araçların amacı imkansız kılışıdır. Biri bizi güçsüz kılarken, diğeri ahlaksız kılar.
Liberter hareketi ‘saf’ politik hareketlerden ayıran onun ahlakı, ‘saf’ kültürel hareketlerden ayıran da onun politikliğidir. Tarihi boyunca bu gerilime her zaman aday olmuştur, liberter hareket. Buna aday olmasaydı sosyalist ve liberallerden ya da Taocu ve hippilerden hiç farkı kalmazdı. Dolayısıyla liberter, ne bütün araçları kabul edebilecek kadar midesiz, ne de kimilerinin ona atfetmeye çalıştığı gibi kafasını oradan oraya vuran deli bir koçtur. Liberter hareket, amaç-araç, politika-ahlak, yapılanlar ve yapılmak istenenler arasında kristalleşen bir andır. Ahlakımız bize özgürlüğü, devrimciliğimiz bize ahlakımızı -aşkın olmamızın bu ön koşulunu- zorunlu kılar. Öte yandan eğer değiştirmek istediğimiz, düşlerimiz değilse sadece, bu da bize erki zorunlu kılar. Biz erksizlik istemiyoruz ama herkesin eşit erke sahip olmasını istiyoruz. Yani erkin ‘yeniden bölüşümünü’. Bu da bize politikliği zorunlu kılar.
‘Kara’ bu gerilime kendini ‘politik’ olarak tanımlarken adaylığını koymuştu. Ama bu yaklaşımın hakkını verebildiğini ileri sürebilmek çok zor. ‘Bütün tahakkümler özde birbirinin aynıdır’ diyebilirsiniz, bu anlamlı ve doğru bir felsefi saptama da olabilir. Ama bu saptama politik olarak bize ne kazandırır? Hiçbir şey. Babanızın tahakkümüne karşı, faşizmin tahakkümüne karşı savaşacağınız araçlarla mı mücadele edersiniz? Sorun politikalar saptama sorunuysa, bu önermeler hiç bir kapıyı açmayan anahtarlar olmak durumundadırlar. Politikalar saptama sorunuysa, gerçeklikle ister tatlı olsun, ister tatsız, boğuşmaktan ve onları çözümlemekten geçer.
Bu noktada yeniden ‘Kara’ya dönüp bir göz atalım. Gerçekleri çözümlemeye çalışacak bir yaklaşım, bu çözümlemeyi ancak ‘yanlışlanabilir’ önermelerle yapabilir. Oysa itiraf etmek gerekiyor ki ‘yanlışlanamaz’ ‘önermelerin’ sayısı Kara'da biraz fazla kaçmıştı. ‘Özgürlük kayalar üzerinde uçan bir martıdır’ denebilir. (Felaket bir cümle olduğunu biliyor ve özellikle yapıyoruz). Bu yanlışlanamaz. Edebi olsa güzel olabilir ama en azından politik planda bizi bir adım öteye kıpırdatmaz. Kısacası bir çözümleme değildir. Böyle bir söylem politik bir hareket eğiliminden çok, yalancı peygamberlere hizmet eder. Bereket versin ki bu durum Kara sayfalarının nicelikle küçük bir kısmını işgal etmiştir.
Ama politikalar saptamak, açıktır ki yalnızca çözümlemeler yapmak da değildir. Politikalar saptamak, aynı zamanda uygulanma alanları ve olanakları bulunan öneriler getirebilmektir. ‘Zorunlu çalışma kötüdür’ demek kolaydır, ‘Ama ne yapabilirim?’ sorusuna cevap vermek çok zordur. ‘Toplumsal örgütlenme’ demek kolaydır, ama ‘nasıl?’ sorusuna cevap vermek çok zordur. ‘Bir birey olarak bütün bu sorulara ben cevap veremem’ demek kolay bir kaçış yoluna sapmaktır. Çünkü bireyler de kendi kendilerine bu soruyu sorarlar. Bu tür sorulardan ‘serbest’ olabiliriz ama ‘özgür’ asla. İşte politika ve ahlakın iki uçlu değneği buralarda yine karşımıza çıkar. Hem uygulanabilir yönelişlere -üstelik sadece kendince uygulanabilir olanlarına değil, çünkü o zaman da peygamber olursun- girecek, hem de bütüncül eleştirini yapacaksın. Her bakımdan eski bir atasözü vardır: Ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin. Eski, çünkü hiçbir yere gidemezsin. Tahakküm, artık dünya çapında olmak bir yana, ince dokunmuş, hayatımızın her alanına girmiş bir görüngü. Gidilecek hiçbir yer yok, gidilecek yeri kendi gücünle açman gerekiyor. Bir alanı kendi gücünle açmaya da ‘fetih’ denir.
Politika eylemini üstlenmek ‘kitlelerde’ hala devrimci bir gücün, bir dinamiğin olduğuna inanmayı gerektirir. ‘Kitlesel’ davranmanın yollarını aramaktır çünkü. Peygamberler ve kahramanlar yaratmak istenmediği zaman bu sorunun biricik cevabı yine hassas bir dengeden oluşan liberter politika uygulamasından geçecektir. Ama bu, birlikte yaşanılan ‘kitleleri’ tanımayı gerektirir. Ortamı oluşturan kültürün başkaldırı ögelerini çözümlemeyi gerektirir. Çözümlemelerin ve önerilerin tercüme öneriler ve çözümlemeler olmamasını gerektirir. Kısacası tek kelimeyle ‘yerli’ olmasını gerektirir. Kara’nın başaramadığı hedeflerinden biri de budur.
Buraya kadar Kara'nın başaramadıklarından ve hatalarından, dolayısıyla kısmen kendi başarısızlık ve hatalarımızdan söz ettik. Ama başardıkları yok muydu? Bilançoya şöyle bir baktığımızda başardıklarının en az başaramadıkları kadar olduğunu görüyoruz. Her şeyden önce Türkiye'ye liberter düşünce ve kısmen tavır getirildi. Çok sınırlı da olsa bir tartışma gündemine girdi.
Öyle ki yakın zamanlara kadar dillerini özgürlük kelimesine alıştıramamış olan bazı sosyalistlerimiz bile özgürlük kelimesini telaffuz etmeye başladılar. Sağda solda ‘Yaşasın özgürlük!’ denilmeye başlandı. İslamcılık, Türk faşizmi, Ekoloji, Devrim gibi kavramlara liberter açıklıklar getirilmeye başlandı. Tabii bu arada çeşitli kesimlerden dolaylı dolaysız saldırılar alındı. Dolaysız saldırılar açıkça teşhis edilebilirken ve bu haliyle tercihe şayan iken dolaylı saldırılar kendilerini ‘dost’ göstererek ortaya çıktılar. Bunların en yaygını Kara'yı ve liberter düşünceyi, revaçta olan bir kelimeyle ‘marjinal’ olarak adlandırarak ‘hoşgörü’ göstermek şeklindeydi. Kara ‘marjinal’ toplantılarına çağırıldı, bazı gazeteler Kara ile marjinallerden birisi olarak röportajlar yapmak, kısacası eğlenmek istediler. Bu ‘öneriler’ basitçe reddedildi. Kara, kendisini, sansasyon yaratarak ucuz şöhretler arayan ‘marjinaller’ kervanından özenle uzak tuttu.
Çağımızın garip bir tezahürü bu. Tahakkümün yaşamın bütün alanlarına burnunu sokma başarısının bir göstergesi. Devrim hanidir modası geçmiş bir kavram ‘sağduyulu’ kamuoyu oluşturucularına göre. Ve özgürlük marjinal? Devrim ve özgürlüğü bir arada savunanlar ise ‘enteresan’. Teselliler arasınlar kendilerine!
Kara ‘günahıyla sevabıyla’ Türkiyeli liberterlerin kapanan bir sayfası oldu. ‘Bildirge’sini tamamen üstlendiğimiz Kara'yı bazı yönleriyle açmaya çalıştık. Bizce Karanın ‘bayatî’ makamından çalmaya başlayabileceği bir zamanda noktalanması en doğru olanıydı.
Geldik Efendisiz'e. Kara'ya getirdiğimiz eleştirilerden görüldüğü gibi Efendisiz, önce politik bir dergi olacaktır. Liberter düşünceyle ilgileri öncelikle politik olanların dergisi. Efendisiz, ‘Nasıl yapmalı’ ve ‘Nereden başlamalı’ soruların cevaplarını öncelikle Türkiye'de yaşadığımızı bilerek arayacak, Türkiye'de uygulanabilir tarzlar sorununa yönelecektir. Yok edilen toplumsal örgütlenme alanlarının nasıl açılabileceğini tartışacaktır.
Sorunumuz ‘alternatif’ adacıklar yaratmak, özgün koşulları elverdiği için ve o ölçüde ‘alternatif’ yaşayan bir insanlar zinciri yaratmak değildir. Sorunumuz, üç çocuklu işçiyle, bütün gün patlıcan doğrayan ev kadınıyla, vize kağıdı tırtıklayan öğrenciyle, kravatını düzelten memurla, kısacası ‘veri’ insanla, ilgili bir sorundur. Sorunumuz bu durumları yaratan yaşam örgüsünün topyekun dönüştürülmesi sorunudur. ‘Sıradan’ insanların hep seçkin yanları, ‘seçkin’ insanların da hep sıradan yanları vardır. Türkiyeli liberterler ‘sıradan’ işçi, memur ya da işsizin ‘kendi kendimin patronu olmak istiyorum’ cümlesindeki özgürlük ve efendisizlik istemini görmek zorundalar. Onu tanımak, kendi kendilerine sokaklarda niye bu kadar çok seyyar satıcı, havalı tüfek attırıcısı, tombalacı, sucu vb. olduğunu sormak zorundalar. Aksi halde devrimin bu tek dayanağını, çağımızda toplumsal devrimin gerçek tek savunuru olan liberterler de gözden yitirmiş olacaklardır.
Öte yandan Efendisiz, liberter düşüncenin teorik açımlamalarının Türkiye'de oldukça az olduğunun farkında olarak zaman zaman bu yönde yazılar yayımlayacak, politik tartışmaların, teorik tartışmalarla zenginleştirilmesine çalışacaktır.
Efendisiz, efendisizlerin değil ama efendisiz olmak isteyen ve bunun için mücadele edenlerin çıkardığı bir dergidir. Efendisiz, Kara'da kısmen uğradığımız hayal kırıklığına rağmen, okurlarından, eleştiri getirmelerini, yazı yazmalarını, çizgilerini ve desteklerini iletmelerini inatla hala beklemektedir.
Kısacası ilk sayısı elinizde olan Efendisiz, her tür tahakküme ve iktidarı ele geçirme ve kullanma sanatının her türlüsüne karşı toplumsal devrimci bir yayın organıdır.
Toplumsal Örgütlenme Sorunu
Osman Konur
Efendisizler için Türkiye'de en büyük sorunlardan biri, sürekli yanlış tanıtılmanın hedefi olmaları. Öyle ki KARA'yı 12 sayı çıkarmamıza, toplumsal devrim üzerine bir broşür yayınlamamıza karşın, sık sık karşısında bizim bile şaşkınlığa düştüğümüz düşünce ve davranış biçimleri bize mal edilmekte. Üstelik bu mal edilen düşüncelerin çoğunun eğer KARA'nın dikkatli okunması gerçekleştirilseydi bize ait olmadıkları kolayca görülebilirdi.
Bu yakıştırılan düşünceler spektrumu o kadar geniş ki içine her şey sığar bir hale getirilmiş. Onun içinde, bohemlik, varoluşçuluk, hippilik, ‘teröristlik’ vb.leri rahatlıkla bir arada barınabiliyorlar. Hatta bu konuda bazı geri zekalılar o kadar ileri gitti ki insanlara belirli yönelişleri önermekle liberterliğin çelişeceğini bile ileri sürdüler.. Bu bir bakıma doğaldı. Donmuş kafalar, efendisizleri dağarcıklarında hazır olan birkaç kategoriden birine rahatlıkla oturtmayınca ‘olmayana ergi’ yöntemiyle zihinlerinde oluşturmaya çalıştılar ve bütün halihazır önyargıları ve ‘aman kuzucuklarımız hizadan çıkmasın’ kaygılarıyla ucube bir ‘liberterlik’ sürmeye çalıştılar piyasaya. Ondan sonra artık işler kolay olacaktı. Bu, Türkiye'de yıllardır sürdürülen ‘gelenekselleşmiş’ bir polemik tarzıydı. KARA'nın ileri sürdüğü görüşleri tartışmak, buna yanaşmak şöyle dursun, bu konuda hemen tamamen derin bir sessizliğe gömülerek kendi yarattıkları ‘liberterlik’ imajına veryansın etmeyi tercih ettiler. ‘Demokratik polemiğin iki taktiği: 1) Sessizlikte boğ 2) Kendi yarattığın imajla çarpış’.
Liberter düşünce ve harekete yönelik tahrifatların en geniş çaplısı ve kendilerince en etkili gördüklerinden biri ise toplumsal örgütlenme konusunda olanıydı. Bir yanda Kara'nın tavrı bu konuda son derece açıkken:
‘YANLIş ANLAMA V: KARA ve liberter düşünce bireycidir ve toplumsal mücadelenin örgütlülüğünü reddeder. Öncelikle şunun açıklığa kavuşturulması gerekir; liberter düşünce içinde örgütlülüğü reddedenler vardır, ancak KARA liberter düşüncenin bütün çeşitliliğine sahip değildir.’ (KARA BİLDİRGE, KARA, Sayı 10)
Öte yanda KARA, CNT (İspanya), Makhnoviçna gibi binlerce insanın örgütlü birliğine ilişkin birçok liberter örneği aktarırken rahatlık ve umursamazlıkla; bizim toplumsal örgütlenme üzerine görüşlerimizi tartışmak yerine; liberterleri anti-örgüt ilan ediverdiler. Efendim liberterler örgütlülüğü bireysel inisiyatifleri bastırdığını filan ileri sürdükleri için toplumsal örgütlenmelere karşılarmış, herkes kendi başının çaresine bakmalıymış vb.
Bütün diğer tahrifat ve yakıştırmalar bir yana, efendisizler için bu konudaki yakıştırma can alıcı bir öneme sahiptir. Bu nedenle de bu yazının konusu hem bu yaygın tahrifatlara bir cevap vermek ve hem de özgürleşmenin kolektif-komüniter alanları olarak toplumsal devrim tasarımımızın vazgeçilmez bir parçası olan efendisiz toplumsal örgütlenme anlayışına bazı açıklıklar getirmek ve bu konuda somut bazı öneriler sunmaktır.
Toplumsal Örgütlenme Sorununa Bir Bakış
Tekrarlayalım, efendisiz, yöneten-yönetilen ayrımının olmadığı, tahakkümün olmadığı, zorun olmadığı, ücretli emeğin, zorunlu çalışmanın ve bilumum tahakküm türevlerinin olmadığı bir dünya istiyoruz. Ama yine bize yakıştırılan bir anlayışta olduğu gibi bunun bir gece yatıp sabah uyandığımızda elde edilmiş olacağını, ya da tahakkümü yok sayarak olabileceğini düşünmüyoruz. ‘Felsefi’ olarak bütün insanlar özgür olabilir, pencereden atlamakta, sizden çok daha güçlü yapılara kafanızı vurup dağıtmakta son derece özgür olabilirsiniz. Ama eğer özgürlükten ‘felsefi’ değil de ‘toplumsal’ düzeyde söz ediyorsak durum böyle değildir. Toplumsal bir devrim bütün tekil kafaların kayalara çarpıp kırılmasıyla ya da kendi içsel ‘arınmamız’la gerçekleşebilecek bir olay değildir. Eğer, istenen, sözgelimi sınırların olmadığı bir dünya ise, bugün de yokmuş gibi davranabilirsiniz. Sınıra doğru yürür, mayına basar ya da kurşunu yer ölürsünüz. Bütün özgürlüklerin bedellerinin bunca ağır olmadığı bir dünya ise bir toplumsal devrim sorunudur. Aç olduğunuzda bir somun ekmeği uzanıp almak bu toplumda ‘felsefi’ özgürlüğünüze, ama ‘toplumsal’ ‘hırsızlığınıza’ kelepçe ve zindana tekabül eder. İstenenlerle yapılanlar arasında bir efendisiz için dağlar vardır. Diğer insanlarla iletişmek istersiniz, sizin için en dolaysız, yüz yüze, ses tonunu, yüz rengini algılayarak iletişmektir en anlamlısı; tutar bir dergi çıkarır, sesinizin birçoğunu donmuş cümlecikler arasında yitirir, iletişim olanağınızı zedelemiş olursunuz. Zorunlu çalışmaya karşısınızdır ama gider bal gibi çalışırsınız çünkü başka türlü karnınızı doyuramazsınız. Tahakküm kendi tasarımına göre kurduğu toplumda özellikte ekonomi görüngüsünün ortaya çıkışıyla birlikte boğucu bir denetim kurmuş ve onun her alanını istila etmiştir. Topyekun bir tahakküm olgusuyla karşı karşıyayız ve bu olguyu parçalama süreci içsel ve dereceli bir gelişmeyle olacak değildir.
İstedikleri ya da ahlakı, efendisizi tarih dışına koyarken, dönüştürmek istemi ve erkin eşit paylaşımına yönelik politik istemi onu tarihin içine ve amaç-araç çelişkilerinin göbeğine bırakır.
‘Bunun için toplumsal devrimi bugünden başlayan bir süreç olarak görerek özgürlük perspektiflerinin yaşayabileceği, olumsuzlamanın gerçekleştiricisi ve olumlunun arayıcısı olan, özgürlük hareketini geliştiren toplumsal alanlara ihtiyacımız var’ (Önyargımız Özgürlük, A. Kürek, s.31)
Öte yandan yine sanıldığı gibi efendisizler erk ya da güç elde etmekten kaçınmaz ve bundan çekinmezler. Efendisizler toplumsal devrimin erksizce yapılabileceği kanısında değiller. Onlar kendilerinden alınmış erki geri almak isteyen insanların toplumsal düzeyde örgütlenmeden bunu yapabileceklerine de inanmamaktalar. Efendisizler insanlardan alınmış olan erkin geri alınmasına ve herhangi bir tahakküm aygıtına gerek duyulmaksızın yeniden paylaşımına inanırlar. Bu nedenle efendisizlerin toplumsal örgütlenmeleri amaç-araç, istenen-yapılan çelişkisini, giderme doğrultusunda, reel olanla reel kılınmak istenen arasındaki açıklığı kapatacak yöneliş ve yapıda, politika-ahlak gerilimini azaltacak ve nihayet efendisizlerin istediği toplumsal biçime, yani ütopyalarına ışık tutacak bir nitelikte olmalıdır. Ancak böylesi bir toplumsal alanda zorunlu çalışmadan, zorunlu eğitimden, damgalanmak ve ölçülüp biçilmekten nasıl kurtulabilineceğine ilişkin ortak çözümler üretilebilir, çözüm arama yolları geliştirilebilir ve ancak bireylerin gönüllü ve organize birliği hediye edilemeyecek ama alınması gerekenleri elde edebilir.
Somut Bir Çerçeve Denemesi
Bu noktada söyleniş tarzı biraz şematik olsa da kanımca efendisiz toplumsal örgütlenme tarzının bazı özelliklerine madde madde girebilirim.
1) Herhangi bir devrimci toplumsal örgütlenme, gizli bir örgütlenme olamaz. Zaten toplumsallığıyla gizliliği birbiriyle çelişecektir. Toplumsal bir örgütlenme güvencesini kendi gücünde ve sağladığı destekte aramalıdır. Gizlilikte değil. Kaldı ki Eylül sonrasında yaşananlar, kendisini gizlediğini sanan birçok ‘gizli’ örgütün aslında toplumsal örgütlülüğün (büyük ölçüde hastalıklı bile olsa) sağladığı bir şemsiye altında barınabildiğini göstermiştir. O şemsiye kalkınca geriye çok az şey kaldı. Ama şüphesiz faşizm gibi ‘olağanüstü’ dönemlerde, devrimci toplumsal örgütler yer altına inebilirler ve inmiştirler de. Ama yine görülmüştür ki, o anda başka seçenek olmamasına karşın, yeraltına inen toplumsal örgütler kısa sürede toplumsal olmaktan çıkmışlardır. Bu tarz yapıların en önemli işlev ve hedeflerinden biri faşizm gibi ‘olağanüstü’ iktidarlara karşı nasıl direnileceği değil, onların onca güçlenmelerinin önlenmesi olmalıdır. Yoksa o tarz bir iktidar karşısında ancak ‘kahramanca’ ölünebilmektedir.
2) Efendisiz toplumsal örgütlenmeler adı ister sendika, ister dernek olsun, mahalli temelli ve otonom olmalıdırlar. Efendisizler, yaşamı bir bütün olarak algılarlar. Onu üretim, eğitim vb. alanlara bölmezler. Bütün tanımlılığına ve bütün kodlanmışlığına karşın mahalleler hala özgünlüklerini koruyabilmekte, değişen dengelerle de olsa toplumun değişik kesimlerinden insanları bir araya ve benzer sorunlar çerçevesine getirebilmektedir. Aynı zamanda mahalleler sözgelimi bir fabrika mekanına kıyasla hayatı çok daha büyük ölçüde çeşitliliğiyle kucaklamaktadır. Mahallede kadınlar vardır, işsizler, hastalar, sakatlar ve çocuklar vardır, üretim ilişkilerinden çok daha boyutlu ve yaratıcılığa çok daha açık bir ortam vardır. şüphesiz bu özellikler, yani bir mahalin farklı insan ve farklı insan ilişkilerinden kuruluşu, kısacası özgünlüğü, bir mahallenin toplumsal örgütlenmesini, kendisiyle aynı genel amaçlar ve yönelişlerle kurulmuş da olsa başka bir mahalin dernek ya da sendikalarından ayırır. Bu da efendisiz toplumsal örgütlenmelerin özerk olması gerektiğinin temelidir. şüphesiz bu, efendisizler iletişmezler, dayanışmazlar demek değildir, ama bunu özgünlüklerini koruyarak yaparlar.
3) Bu toplumsal örgütlenmeler özerk oluşlarından da anlaşılabileceği gibi, kendi içlerinde de ademimerkeziyetçi ve doğrudan demokratik olmalıdırlar. Bunlarda yöneten-yönetilen, liderlik-kitle ilişkilerinin yeniden üretilmesinin önüne geçilmeli ve bilinçli olarak buna kaynaklık edebilecek eğilimlerle mücadele edilmelidir. Çoğunluk ya da azınlık gibi kurumsallaşmış bütünlükleri doğuracak tarzda hareket edilmemesine çalışılmalı, ancak belirli kararlarda çoğunluk ve azınlıklar oluşabileceği ve herkesin bazen azınlıkta bazen de çoğunlukta olabileceği bilinmelidir. Azınlığın belirli bir karar çerçevesinde sözgelimi çoğunlukla onaylanmış bir girişime katılması beklenmemeli ve böyle bir zorlama içine girilmemelidir. Ne bir kişi ve ne de bir grup onaylamadığı bir tavra katılmak zorunda bırakılmamalıdır. Yani toplumsal örgüt, bir mekanizma değil, bireyler ve gruplar arasında bir iletişim olanaklılığı alanı olarak görülmelidir. Bütün kararlar üyelerin isteyen tamamının katılımıyla alınmalı, bu konuda kadın ve çocuk gibi ayrımlara gidilmemelidir.
4) Bu dernek ya da sendikalarda zorunlu haller dışında sürekli ücretli görevliler bulundurulmamalı ve bu görevlilerin ücretleri üyelerin oybirliğiyle belirlenmeli, belirli sürelerde zorunlu rotasyon sistemi uygulanmalıdır. Zorunlu aidat sistemi uygulanmamalı, aidat ve bağışlar tamamen üyelerinin inisiyatifine bırakılmalı, özellikle sendikalarda aidatların zorunlu bir şekilde işveren tarafından işçilerin ücretlerinden kesilmesine karşı çıkılmalı ve bu uygulama değiştirilmeye çalışılmalı, değiştirilemediği durumlarda dayanışma fonları yoluyla, kuruşuna kadar kaynağına geri verilmelidir. Üyelerinin gönüllü bağış ve katkılarıyla yaşayamayacak bir toplumsal örgüt, hiç yaşamamalıdır.
5) Bu toplumsal örgütler iktidarı ele geçirmeye çalışmamaları gibi, iktidarı ele geçirmeye çalışan siyasi parti, grup ya da kişilere kapalı olmalı onları saflarında barındırmamalıdır. Unutulmamalıdır ki toplumsal iktidarı ele geçirme ve insanlara o yolla ‘çeki-düzen’ verme mantığı, tahakkümün mantığıdır ve içinde yaşadığımız toplumda her yere bulaşmıştır. Bunların bir de kalkıp, söylemleri ne olursa olsun temel tanımlayıcıları özgürlük, eşitlik ve kendi sorunlarına sahip çıkma olan toplumsal örgütlere ‘yönetimi ele geçirme’ mantıklarıyla sızmalarının önüne geçilmesinin yolları bulunmalıdır. Bugün bunun yolları yoksa bunun yaratılmasında, felsefi, bilimsel, sınıfsal, ulusal, cinsel, dinsel ve politik ayrımlara gidilmemeli, bu konulardaki ayrımlar illa da giderilmesi hedeflenmeksizin ‘çeşitlilik içinde birlik’ anlayışıyla tartışılabilmeli bireylerin birbirlerini anlama ortamı yaratılabilmelidir.
6) Efendisiz toplumsal örgütlenmeler temellerini maddi çıkarlar birliğinde aramamalıdır. Unutulmamalıdır ki ne özgürlük ve ne de eşitlik salt ‘maddi’ kavramlar değildirler. Maddi bolluğun bu ikisini de otomatik olarak sağlayacağı düşüncesi tahakkümün en geçerli aldatmacalarından biridir. Efendisiz sendikalar ‘en iyi ücret artışını biz sağlarız’ gibisinden bir pazarlamacı mantığının esiri olmamalıdır. Aksine böylesi toplumsal örgütlerin tahakküme karşı olmak ve tahakkümsüz bir dünya istemi temelinde yükseldiği, bu olgunun da ekonomik ya da başka bir tek biçimde ortaya çıkmadığı ve onunla bu tekil alanlarda kalarak mücadele edilemeyeceği bilinmelidir. Bu haliyle bu tarz örgütlenmelerin temeli ‘soyut’ bir ilke, bir istem, bir ütopya olmaktadır. Ama onun ‘somut’ kılınması bizzat o yapıları oluşturan insanlara kalmaktadır. Bu demek değildir ki böylesi toplumsal örgütlerin üyeleri melekler gibi eşitlik, özgürlük vb. mırıldanarak ayakları bir karış havada gezineceklerdir. Hayır, ama ne işçinin sorunu fabrikada, ne işsizin sorunu iş bulduğunda, ne sakat ve hastanın sorunu hastanede, ne kadının sorunu evinde çözülür. Mahalleler açık mekanlar haline getirilmelidir (bu, ‘özel’ olan kalmasın anlamına gelmez tabi). Rousseau çok doğru olarak ‘binalar bir kent oluşturabilir ama bir şehir ancak hemşehriler tarafından oluşturulabilir’ der. Burada hemşehrilikten kastedilen bir ortaklık, bir paylaşma duygusudur, aranan bu olmalıdır. Kiracıların kira sorunları, hastanın tedavi sorunu, çocukların ve tabii ki 'büyüklerin' öğrenim sorunları, işçinin ücret dahil olmak üzere ama makineleşmeye kadar uzanan sorunları böyle bir ortamda ele alınırsa ancak çözümlenme şansına sahip olabilecektir. Eğer mahkumların sorunları hapishanede çözülebilirse, işçilerinki fabrikada, kadınlarınki evde, çocuklarınki okulda, köylülerinki tarlada, entellektüellerinki üniversitede çözülebilir. Böyle bir durumda yaşlılara da huzurevleri kalır. Bütün bu sorunlara yönelik çözümler ancak sorunların ortaklığı kavrayışının, duygusunun birlikteliği içinde yatmaktadır. İşçiler bir zamanlar aralarındaki ‘maddi’ sınıf ve çıkar bağlarının onları uluslararası bir dayanışmaya kadar götürebileceğini zannetmişler ve açık yüreklilikle böylesi çabalara girmişlerdi. Sonra çok acı deneylerle I ve II. dünya savaşlarında kardeş olabilecekleri işçileri boğazlar ve onlar tarafından boğazlanırken gördüler gerçek bir dayanışma ve kardeşlik için gereken ‘maddi çıkar’ ve sınıf birliklerinden çok daha başka ve fazla şeyler olduğunu. Efendisiz toplumsal örgütlerin ortak paydası sefalet, işsizlik, düşük ücretler, cinsel baskı, konut sorunu değil, hayatın her alanında erksizleştirilmiş olmak, başkalarının belirlediği seçenekler arasında seçim yapmak zorunda olmak ve bu durumu değiştirmek isteğidir. ‘Maddi’ dayanışma ve yardımlaşma ancak böyle bir ahlaki temele oturduğunda kalıcı, yaratıcı ve geleceğe yönelik olabilir. Ancak böyle bir temelde gerçekleşirse ‘köşe-dönme’ mantığının sürekli darbeler vurmasının önüne geçilebilir. Bu anlamda, efendisiz toplumsal örgütlenme ahlaki temelli bir örgütlenme, ‘öteye’, ‘istenen topluma’, ‘istenen ilişkilere’ gönderme yapan bir örgütlenmedir.
7) Efendisiz toplumsal örgütlenmeler, toplumsal yapı içinde politik davranan ahlaki öznelerdir. şüphesiz bu tür örgütlenmeler için bir iç ve bir de dış söz konusudur. Açıktır ki efendisizler, efendisiz olmayanları kendi kıstaslarıyla değerlendiremez ve kendi ahlaki kaygı ve istemlerini taşımayanlara kendi ahlaklarının nimetlerini sunamazlar. Sözgelimi efendisizler faşistlerin eylem ‘özgürlüğünü’ tanıyamazlar. Yine sözgelimi eğer bu efendisizler Doğu Bloku ülkelerinden birinde yaşasalardı onlar da ‘stalinistlerin’ eylem ‘özgürlüğünü’ tanıyamazlardı. Söylemlerini kurarken özgürlüğe kendileri yer vermeyenlerin, özgürlüğü bir politik propaganda malzemesinden öte bir değere sahip görmeyenlerin ‘özgürlüğü’ tanınamaz. Bu bağlamda efendisizler, diğer toplumsal eğilimlerle ilişkilerini bu eğilimlerin kendi söylemlerinde özgürlük ve eşitlik kavramlarına verdikleri değer oranında geliştirme eğilimindedirler. Dolayısıyla bu eğilimlere karşı ancak söylemlerinin bu değerleri içerdiği kadar ‘ahlakçı’ davranacaklardır. Liberter hareket kendi tarihinde safdil bir ahlakçılığın hiç de azımsanmayacak musibetlerini yaşamıştır. Böyle bir ahlakçılık içinde müttefikleri olan Kızılordu'ya güvenen Makhno hareketi 1920'de en değerli yoldaşlarını bir bolşevik pusu ‘davetinde’ yitirmiş, 1937'de İspanyol liberterleri yine aynı ‘ahlakçılıkları’ nedeniyle cephede dövüşürken cephe gerisinde Barselona'da karşı devrimci komünistlerin askeri darbesiyle cevap almışlardır. Yalnız şüphesiz bu alanda felsefe ya da bilimsel çözümlemelerin genelliğiyle yetinilemez. Böyle bir yetinme, indirgemecilikle sonuçlanabilir ve pratikte vahim hatalar doğurabilir. Sözgelimi marksizm hakkında yapılan genel çözümlemelerden, pratik tavırlara yapılacak çıkarsamaların, dolayımlı olması gerektiği unutulmamalıdır. Çeşitli Marksist akımlar, örneğin konseyciler, Luxemburgistler, Troçkistler, bir kısım yeni solcular, diğer Marksist hareketlerle aynı kefeye konulamazlar. İspanya iç savaşında Marksist POUM'la liberter CNT-FAI ilişkileri dikkate değerdir. Yine benzeri bir yaklaşım ülkemiz özelinde bir kısım ‘özgürlükçü’ İslamcı (her ne kadar elde veri azsa da) için de geçerli olmalıdır.
Gerçekleşebilme şansı?
Her istem gibi öncelikle isteyenlere bağlı. Ama bu cevap tabii ki birçok açıdan yetersiz. Örneğin Türkiye'de bugün dernekler ve sendikalar yasalarının böylesi dernek ve sendikalara uygun olmadığı söylenebilir. Doğrudur da. Ama o zaman ne yapılmalı? Toplumsal örgütlenmelerden vaz mı geçilmeli? Oysa bu durumun değiştirilmesi de yine bir toplumsal varlık ve güç sorunu. Oturulup ‘halkın ayranının kabarması’ ve bu sorunları halletmesi mi beklenmeli? Deniz kıyılarında güzel yerler seçilip ‘komün’ler mi kurulmalı? Dergilerde vb.lerinde yine sadece SSCB'de olanlar filan mı tartışılmalı? Büyük bir körlükle bir kaşık suda fırtınalar mı koparılmalı?
Hayır. Kitlesel ve açık örgütlenmelerin devrimci olamayacakları iddiası özgürlükçü bir toplumsal devrimi yaralayıcı, ona zarar verici bir iddiadır. Kitlesel, açık ve buna ‘rağmen’ devrimci yapıların ancak ‘ikili iktidar’ ya da ‘devrim dönemlerinde’ mümkün olabileceği tezi de aynı oranda yanlıştır. Gizli kapaklı bir devrim ancak politik bir devrim olabilir. Bu anlayış devrimi bir ‘an’ olarak tasarlamakta uyumludur. Kendilerinin de yönetici olacaklarını düşünen ‘devrimciler’ için milyonlarca insanda meydana gelecek -ki bu ancak bir süreç olabilir- köklü bir inisiyatif kazandırıcı dönüşüme gerek yoktur. Onların gözünde ‘kitleler’ devrimlerinin yoğrulacak hammaddesidir ancak. Oysa toplumsal devrim bir ‘an’ı içerse de esas olarak kitlelerin içinde büyük dönüşümü gerçekleştirdikleri, kendi sorunlarına ve istemlerine sahip çıkmayı öğrendikleri bir süreçtir. Böylesi bir süreç ise ne ani ve ne de gizli olabilir. CNT (İspanya) ve Hindistan'daki Sardovaya hareketleri açık devrimci kitlesel örgütlenmelere güzel örnekler oIuştururlar.
Bugün yapılması gereken de dernekleri, sendikaları, kooperatifleri varoldukları halleriyle elimizin tersiyle bir kenara itmek değil, onların potansiyellerini değerlendirmek, bu potansiyelleri geliştirmek, toplumsal sorun karşısında toplumsal birlik yaratmaktır. Bunun adı demokratik mücadele değildir. Eğer hedeflediğimiz ABD ya da AET tarzı bir parlamenter demokrasi olsa böyle olabilirdi. Bizim kendimize has hedeflerimiz var, bunun adı doğrudan demokrasi mücadelesidir. Bu konuda şu ya da bu sözümona ‘ileri’ ülke benzeri olmak gibi bir hedefimiz yok, önemli olan Türkiye'nin içerdiği özgürlük ve doğrudan demokrasi potansiyelinin, doğrudan etkinlikle bir toplumsal birlik içinde dile getirilmesidir.
Özgürlüğün Doğası
Hulki Çelebi
100 küsur yıllık tarihi boyunca modern liberter düşünceye sıklıkla yöneltilen bir eleştiri var. Bu eleştiri, liberter özgürlük isteminin boş bir ülküden ibaret olduğu biçiminde dile getirildi çoklukla. Dahası, liberterler, koskoca bir uygarlığın yıkımına neden olabilecek uğursuz kişiler olarak damgalandı. Klasik Avrupa tarihinin ‘Özgürlük havarileri’ diye bilinen burjuvaları -gelişen sosyal olayların 'dehşeti' karşısında olsa gerek liberterlerin özgürlük eğilimlerini fazla aşırı ve budalaca buluyorlardı. Fransız Devrimi'nden beri özgürlük şiarını dillerinden düşürmeyen liberaller, şimdi özgürleşme atılımlarını ölümcül bir biçimde yok etmek için söz birliği yapıyorlardı.
Yazımızda açığa kavuşturmamız gereken şey, liberterlerin özgürlük sorununa nasıl yaklaştıkları. Böylece yukarıdaki yargılara da bir cevap getirmeyi umuyoruz. Ama öncelikle liberal özgürlük ideolojisini ele almalıyız. Liberallerin özgürlük konusunda temel öncülleri nelerdi? 'Özgür' liberallerle, özgürleşmek isteyen liberterler arasındaki derin ayrım nedir? Liberallerin bireysel/bireyci özgürlük anlayışının, burjuva 'özgür birey' tasarımlarının, ve doğal hak, doğal hukuk, sivil toplum gibi soyutlamalarının tarihsel bakımdan işlevi ne oldu? Yeni tahakkümcü söylemin ve devletin tesisinde bu soyut teorilerin katkısı ve rolü ne oldu? Yazımızın ana çerçevesini bu sorulara vereceğimiz cevaplar oluşturacak. Daha sonra Iiberter özgürlük anlayışına ve özgürlüğün doğasına ilişkin yargılarımızı sıralayacağız.
Aramızdan birileri bu soruları ve onlara verilecek cevapları boş ve gereksiz bulabilir; ‘liberal özgürlük söyleminin eleştirisi bize ne kazandırabilir? Bu teorik mızmızlıklarla sanki gökten zembille özgürlük mü indireceksiniz?’ diyebilirler. Bu türden ucuz tepkilerle karşılaşmıyor değiliz. Evet, şüphesiz özgürlük gökten inmiyor. Fakat, o çok titiz filozofların (Locke, Montesquieu, Rousseau, Hegel, J.S. Mill vs.) çok tumturaklı ve kılı kırk yaran ‘özgürlük’ spekülasyonları modern tahakkümün sıkı dokulu çerçevesini, ussal-mantıksal karakterini çizebiliyor. Kendi maddi yönelimlerini, kendi maddi gerçekliğini ifade eden saygın eserleri okuyup dünyayı ‘yorumlayan’ burjuva bireyin kafasında şimşekler patlıyor ve bir papağan gibi tekrarlıyor: ‘Ben özgür bir bireyim...’, ‘..yurttaşlık sorumluluğunu bilen, bilinçli, bağımsız, doğuştan (doğal) hak ve yükümlülüklere sahip, bireysel inisiyatif ve irade sahibi ve dahi uygar, ussal.. vs.’ On binlerce 'serbest girişimci' Avrupalının kendisini bu denli özgür hissetmesi acaba garip bir tarihsel tesadüf müydü?